Anadolu'ya Derinden Bakmak

Ağacın şekli nereye benziyor? 
Nuri Bilge'nin yeni filmini beklerken, eski filmini yazdım. Bir Zamanlar Anadolu'da, Cannes'da Jüri Büyük Ödülü'nü alan, benim en sevdiğim, Türk Sineması'nın son dönemdeki en önemli filmlerinden biri. Önceden izlediğimden bloga yazamamıştım. Bu yazı için tekrar izledim. Bol bol video var yazıda. (Youtube videoları açılmayanlar için kötü olacak :/ ) İnternette film hakkında çok fazla yazı yok. Geçenlerde bir blogger ablamız da filmi beğenmeyince film hakkında detaylıca bir yazı yazmanın gerektiğini düşündüm. Üzerinden yaklaşık 3 yıl geçti, bu yazının pek de önemi yok artık ama değerini hiçbir zaman kaybetmeyecek bir film olduğundan ben notumu düşeyim. Birkaç kişi merak edip izlerse amacına ulaşmış olur.


Film üzerine saatlerce konuşabiliriz, uzun yazılar yazabiliriz. Soyut sanatın güzelliği bu. Her dinleyişimizde farklı bir melodiyi şaşırarak duymak, her okuyuşumuzda daha önceden fark etmediğimiz küçük bir paragraftan farklı bir anlam çıkarmak, her izleyişimizde farklı detayları görmek, farklı şeyler hissetmek... Hiçbirinin net bir melodisi, net bir mesajı, net bir olayı olmaz. Ve bu halleriyle geniş kapsamlı yapıtlar haline gelirler. Üzerlerine düşündükçe perde perde açılan çok katmanlı eserler bunlar.

Türk Sanat Sineması'nın son dönem yönetmenleri de dünya çapında işler, çok katmanlı filmler yapıyor, gittikleri her festivalden ödülle dönüyor. Semih Kaplanoğlu, Reha Erdem, Zeki Demirkubuz gibi yönetmenlerin yanısıra Nuri Bilge Ceylan benim için ayrı bir yerde duruyor. Yönetmenliğe başlamadan önce fotoğrafla uğraşıyor Nuri Bilge. Ki filmleri de fotoğraf gibi planlar içerir. Kasaba'dan beri bütün filmlerini izledim. Bu adamın sinema diline hayranım. Merkezinde insan olan bir filmografi...

Şehir insanı, gerçek kimliğinin üzerine konmuş onlarca gereksiz şeyle baş etmek zorundadır. Oysa taşra insanı, insanın özünü yansıtır. Doğadan kopmamıştır. Dolayısıyla taşrayı anlatmak bence "saf ve gerçek insan"ı anlatmaktır. Nuri Bilge de genelde taşrayı tercih eden bir yönetmen.

Sanat sineması ile ilgilenmeyenler, filmlerin uzunluğundan, sıkıcılığından, hareketsizliğinden bahsederler genelde. Aslında hızlı yaşam fikrinin kafamıza kazındığı bu dönemde bu tepkiyi almak normal. Ancak daha sonra birçok kez yazacağım gibi bütün insanlığın bir an önce yapması gereken şeylerden biri "yavaşlamasıdır."

Tabii herkesin görüşü farklı olabilir. Benim çok hoşuma gidiyor ama dakikalarca rüzgarda sallanan bir kavak ağacını, savrulan otları ya da uzak bir yol boyunca yavaş yavaş ilerleyen bir insanı izlemek sıkıcı gelebilir. Ama ön yargılı olmamak gerek. En azından kendimizi filme odaklamaya çalışmak, filmdeki yavaşlığın bize de geçmesine izin vermek germek. Fotoğrafı ve resmi seven insanlarsanız bu tarz filmlerden de sıkılmayacağını söyleyebilirim. Bir de bu filmlerin görselliğinin ve sesinin hakkını vermek lazım, sinema da izleyemediyseniz Tv'de izlemek yerine bilgisayarda yüksek çözünürlükte izlemenizi ve sesi sonuna kadar açmanızı tavsiye ederim. Zira oyuncuların nefes alıp verişleri bile bazen çok şey anlatıyor.

2003'teki bir röportajında muhabirin, "Türk insanı neden sizin filminize gitmek yerine, Matrix'e gidiyor?" şeklindeki popüler sinema ile sanat sinemasını karşılaştıran klasik sorusuna Ceylan şöyle cevap vermişti:
"Amerikan filmlerine gitmeyi çok yorgun olduğum zaman ben de seviyorum. Çünkü benim çektiğim filmler muhakkak daha çok enerji gerektiriyor. Ve insanın kendisiyle daha güçlü ilişkileri olması gerekiyor. Kendi ruhundaki bir takım karanlık bölgeleri merak eden bir insan olmayı gerektiriyor. Ama günümüzde böyle bir talep fazla yok. İnsan tam tersine kendi gerçeğinden uzaklaşarak rahat ediyor. İnsanlar sinemaya unutmak için gidiyor öğrenmek için değil."

Filmin uzunluğu, sıkıcılığı bizim bakış açımıza bağlı. İnsan kişiliği yüzyıllardır çözülmeye çalışılan evrenin en karmaşık şeylerinden biridir. Belki de sanatın ortaya çıkış nedeni. Zamanında Le Monde film için şöyle demişti: "Bir Zamanlar Anadolu'da, Dostoyevski'nin romanesk derinliğine sahip bir film." 

Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı için "Bir katilin vicdan azabı çekerek suçunu itiraf etmesi" denebilir mi? Denebilir! İlkokuldaki gibi "giriş gelişme sonuç" yapısına sahip bir metin bekleyen bir insan için Suç ve Ceza budur!  Dolayısıyla 600 sayfalık Suç ve Ceza tek bir cümlede özetlenmiş olur. Ancak bizim bir olay beklemek, konuya odaklanmak yerine üstüne düşünmemiz gerekirse bu kitap tekrar tekrar okunur ve her okuyuşumuzda yeni çözümlemelerle yeni şeyler katarız kendimize. Bu, sanatın her dalında olduğu gibi sinemada da böyledir. Tıpkı Ceylan'ın dediği gibi bu tarz filmler izleyicisinden çaba bekler. Enerji, sabır ve düşünce ister. Stanley Kubrick: "Fikirleri seyirci keşfetmelidir. Seyircinin bundan duyacağı heyecan fikirleri daha da güçlü kılacaktır." demiş zamanında. Sonuçta siz böyle filmleri izlerken aslında bir sorgulama yaparsınız "ruhunuzun karanlık bölgelerine" dair. Bir Zamanlar Anadolu'da daha önce üretilmiş sayısız sanat eseri gibi insanı anlatan, insanı çözümlemeye çalışan bir şaheser.

Yavaş yavaş filmin detaylarına geçelim:

Bir doktor, bir savcı, bir komiser yanlarındaki birkaç yardımcı ve katil zanlısı ile birlikte kırsalda bütün gece maktulün gömüldüğü yeri arıyor. Arabaların farlarıyla aydınlatılan yerlerde ara ara durarak kurbanın oraya gömülüp gömülmediğine bakıyorlar.


Görsel açıdan da muhteşem bir film.















Katil zanlısı (Fırat Tanış), kurbanı nereye gömdüğünü tam olarak hatırlayamıyor. Anadolu'nun bozkırında kıvrım kıvrım yollar arasında her tepe, her arazi birbirine benziyor. Uzun aramalar sonucu ceset bulunamayınca sinirler geriliyor. Komiser Naci (Yılmaz Erdoğan) katil zanlısını dayanamayıp pataklamaya başlayınca, savcı araya girip "Böyle mi gireceğiz AB'ye?" diyor. Grup bir süre sonra mola vermek için yakınlardaki bir köye gidiyor. Burada köy muhtarı evinde ağırlıyor grubu. Ercan Kesal (Muhtar) ile bu filmde tanıştım. Ve ağzım açık izledim kendi sahnesini. Bu nasıl bir oyunculuktur? Bu nasıl bir gözlem yeteneğidir? Bildiğin bizim köyün muhtarı, hiç bir farkı yok. Anadolu insanını bu kadar iyi tahlil eden bir zekaya hayran kalmamak mümkün değil.







Günün aydınlanmasıyla tekrar yola çıkıyor grup. Tekrar sarı tarlaların ortasında sessiz, sıkıntılı ve hüzün dolu bir yolculuk başlıyor. Tabi yolculuk sırasında her karakterin kendi hikayelerini de dinliyoruz. Aranan ceset film için aslında bir bahane. Film çeşitli kesimden insanları bir araya getirip yolculuğa çıkarıyor. Asıl merkezi burası.





Yukarıdaki bölümü sinemada izlerken kendimi o arabanın içinde hissetmiştim. Bu kadar "sahici" sahnelere sık rastlamıyoruz.



Sabah, üstündeki gömleği, saçı sakalı, vücut yapısıyla fena halde Recep İvedik'e benzeyen maktül nihayet bulunuyor. Ardından maktulün gömüldüğü yer ve cesedin çıkarılması, tutanak tutulması gibi "resmi" işler başlıyor. Doktor, savcı, komiser ve yardımcılar, hepsi devlet görevlisi ve devleti temsil ediyor aslında filmde. Devlet kurumlarına yapılan iğnelemeler oldukça yerinde. Ambulans arızalanıp gelemediği için cesedin araba bagajına konması, ceset torbası unutulduğu için cesedin battaniyeye sarılması, maktulün gömüldüğü yerin çeşmenin ortasında kaldığı için tam olarak yazılamaması (çeşmenin bir yanı Kızılçullu bir yanı Sarıçullu :D ) gibi sadece bu topraklara özgü acizlik ve gariplikler var. Kişiler arasındaki komik hiyerarşinin yansımaları var.

Yukarıda belirttiğim üzere, kahramanlarımızın kendi hikayelerini de dinliyorduk bu yolculukta. Komiserin hasta oğlunu, şoförün diğer şoförle olan çekişmeleri gibi birçok "bizden" hikaye ve müthiş tespitleri görüyoruz. Ancak içlerinden savcının hikayesi en fazla ön plana çıkan hikaye oluyor. Savcı, gece boyunca her durulan yerde Doktor'a ufak ufak bir hikaye anlatmaya başlıyor. Eşi çocuğunu doğurduktan sonra ölmüştür Savcı'nın. Tabi bunu ilk başta bir arkadaşımın eşi diye anlatmaktadır. Sonradan öğreniyoruz ki eşini, başka biri ile aldatmıştır. Ve bu konunun eşi için de kapandığını eşinin onu affettiğini zannetmektedir. Ancak sona doğru doktorla yaptığı sohbetle gerçek ortaya çıkıyor. Eşi aslında bu aldatılmayı kabul edememiş, ve bebeğine zarar vermemek için doğumdan sonra intihar etmiştir. Doktor, bir nevi savcının bilinçaltıdır. Ve savcı sonunda bu gerçeği kendine itiraf etmiş, kabullenmiştir. Aşağıdaki müthiş diyalogu izleyin:






Son olarak otopsi sahnesi ile baş başa kalıyoruz. Otopsiyi yapacak görevli gerekli teçhizatını hazırlarken, aynen geçen gece şoförün gidilen yerlerde bulduğu elma ağaçlarından elma toplaması ya da muhtarın köye bir gasilhane yaptırmak isteyip belediyeden gerekli izinler çıkmadığı için savcıyla konuşması, komiserin doktora ilaç yazdırması gibi, insanımızın küçük çıkar hesaplarına bir örnek verircesine, gerekli malzemelerinin olmadığından yakınıyor doktora. Ki muhtar sahnesi gibi müthiş bir sahnedir.

En son doktorla, otopsiyi yapacak görevli yalnız kalıyor odada ve otopsi başlıyor. Otopsi sürerken görevli birden korkuyla farkedip, maktülün ciğerlerinde toprak olduğunu söylüyor. "Diri diri gömülmüş olmasın?" diyerek uyarıyor ama doktor görmezden geliyor bu durumu ve onun da yüzüne o an kan sıçrıyor. Doktor da artık suça bulaşmış oluyor. Doktorun bu davranışının sebebi bence cesedin bulunduğu gün komiserin arabada anlattıkları. Çünkü zanlı, öldürdüğü adamın oğlunun kendisinden olduğunu söylemiş komisere! Doktor belki de küçük çocuğa acıdığı için böyle davrandı. Otopsi bitince doktor, yanındaki çocuğuyla uzaklaşan maktulün karısına pencereden bakıyor ve film bitiyor. (Bir dipnot daha: Ceset bulunduğunda savcı katile "Hadi öldürdünüz, neden iple bağladınız adamı?" demiş, katil de "Arabaya sığmadı." diyerek cevap vermişti. Böylece anlaşılıyor ki aslında maktulun iple bağlanmasının nedeni arabaya sığmaması değil, diri diri gömülmesi!)  

Filmde hala üzerine düşündüğüm bir sürü yer var. Mesela şu an fark ettiğim bir sahne: Zanlı gece boyunca sanki bilerek yanlış yerler gösteriyor gibi geliyor bana. Fakat gece muhtarın evinde konakladıklarında, muhtarın kızının ona çay getirdikten sonra ağlaması, masumiyet karşısında içinde duyduğu pişmanlıktan sonra sabah maktulün gömüldüğünü söylediği yer bu sefer doğru çıkıyor çünkü. Muhtarın kızının masumiyeti onun gerçeği söylemesine neden oluyor.

Aynı şekilde "elma sahnesi". Ağaçtan düşen elmanın akıntıya kapılıp çürük elmaların yanına giderek durması çok şey anlatıyor ve aklımıza hemen doktoru getiriyor. Veya gece, doktorun tuvalet için gittiği yerden tarihi eserin çıkması...




Benim için efsane olmuş bir sahne...



Film o kadar katmanlı ki bahsetmediğim ama üzerine düşündükçe fark edilecek bir sürü detay var. Şimdi bu film "Bir cinayet kurbanının bulunup otopsisinin yapılması" mı yoksa her sahnesi üzerine günlerce düşünebileceğiniz "roman gibi bir film" mi? Ben, bizi bu kadar iyi anlatan bir film görmedim. Ayrıca insanın kendi doğasını, egosunu, çıkar savaşını bu kadar iyi ortaya çıkaran film sayısı da pek azdır. Diyaloglarının her kelimesine, kameranın konulduğu her noktaya, ışığın kullanımına kısacası her şeyine uzunca kafa yorulmuş ve özenle düşünülmüş olduğu belli. Fotoğraf gibi planlarıyla görsel olarak da apayrı bir seviyede. İşte, kimisi sinemayı bir eğlenceye, kimisi bir sanata dönüştürüyor.  İzlediyseniz eminim fark etmediğiniz bir çok detay yakaladınız bu yazıda. Ki bu yazdıklarım çok da ince detaylar değildi. İzlemediyseniz de eminim benim fark etmediğim bir çok detayı siz fark edeceksiniz, tabi hakkını vererek izlemek kaydıyla.

Filmi üzerine euronews'e verdiği bir röportajda muhabir "Bu filmin esas fikri 'Hiç birimiz masum değiliz.' mi?" diye sormuştu. Ceylan da film için şöyle demişti: "Eğer hiç kimse masum değilse hiç kimse suçlu da değildir. Söylemek istediğim bu."

Bitirirken güzel bir haber vereyim. NBC'nin Cannes'da yarışacak yeni filmi "Kış Uykusu"nun fragmanı yayınlandı. Altın Palmiye'nin favorileri arasında gösteriliyor. Filmi sabırsızlıkla bekliyorum.



10 yorum :

  1. Filmi neden beğendiğini o kadar güzel anlatmışsın ki, google artı verdim halbuki filmi sen de demişsin ya hiç beğenmedim. Yani google artım filme değil senin anlatış tarzına, güzel üslubuna.. bu filmi yeğenim "teyze seyret harika, teyez muhteşem" dedi de seyrettim aman tövbe:)))yok anacım ben Hollywood filmi istiyorum, sanat filmi istemem:))) Suç ve Ceza kitaplığımın en sevdiğim romanlarından biri çok severek okudum bu arada...ben hareket istiyorum bir filmde, ilginç bir konu istiyorum, şaşırtmacalar istiyorum, hele muhteşem bir de 'son' istiyorum, yani seyretmeye değmeli...ne bileyim İyi, Kötü, Çirkin'in son sahnesi gibi...:))ama sen de yazmışsın zevk meselesi...hepimiz aynı şeyden elbette keyif almıyoruz..
    sevgilerimi bıraktım

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Müjde Abla bayağı şaşırtmaca var ama filmde ya :) Herkesi keyif aldığı şey başka, teşekkür ederim.

      Sil
  2. Ben bu filmi hiç izleyemedim yahu. En yakın zamanda izlerim inşallah. Emeğine sağlık gerçekten güzel filme benziyor. Bu filmi neden izlemedim diye hiç sorma bende bilmiyorum :D Kolay gelsin.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. boş bi vaktinde rahat rahat izle, aceleye gelmez :)

      Sil
  3. Film güzele benziyor da senin anlatışını daha bi sevdim ben :)
    Emeğine sağlık :)

    YanıtlaSil
  4. Filmi ilk çıktığında izledim, bence Türk Sineması'nın mihenk taşı. Filmde en çok hoşuma giden sahne ise Yılmaz Erdoğan'ın arabada giderken eşi ile olan telefon görüşmesi. O durumu yaşamayan erkek çok azdır kanımca. Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Katılıyorum, beğenmene sevindim. Benim en sevdiğim sahne, yazıya koyduğum "Bir Zamanlar Anadolu'da filminin temeli" isimli videodaki sahne.

      Sil
  5. Ben izlemedim. Zorlayıcı buluyorum, insanın ruhu -özelliklede şehir hayatı -kırsal bölgenin görünmeyen yüzü karşısında sersemliyoruz. Belki de kabullenemiyoruz.

    Yalnız, senin kritiğin gerçekten keyifli olmuş. Filmi izlerken bu yazdıkların aklımda olacak.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Zorlayıcı zaten, Nuri Bilge de söylüyor bunu. Tercih meselesi bu. Bence bazen keyifli zaman geçirmek için iki dk sonra unutacağımız çerezlik filmleri de izlemeliyiz ama bazen de bu zorlayıcı filmleri de izlemeliyiz. Bu yazıdan sonra filmi izleyecek olmana çok sevindim. Yalnız yukarıda yazdığım gibi, aceleye getirmemeni tavsiye ederim. Teşekkürler.

      Sil